Ekonomi İngilizcesi: 200 Temel Terim ve Anlamları
Ekonominin kendine özgü bir dili vardır; aynı birkaç yüz kelime derslerde, ders kitaplarında, merkez bankası açıklamalarında ve gazetelerin ekonomi sayfalarında tekrar tekrar karşınıza çıkar. Bu sözlük piyasalar, enflasyon, büyüme, istihdam, para ve maliye politikası, dış ticaret ve kalkınma alanlarının temel terimlerini doğal Türkçe karşılıkları ve gerçekçi örnek cümlelerle açıklar. Ekonomi öğrencileri ve ekonomi haberlerini İngilizce takip etmek isteyen herkes için hazırlandı.
- 200 terim
- 10 konu
- 78 temel terim
- 401 örnek cümle
Temel Kavramlar
Bir ülkenin ya da bölgenin mal ve hizmet üretme, alıp satma ve tüketme düzeninin bütünü; şirketler, çalışanlar, para ve devlet bu sistemin parçalarıdır.
Hane halklarının ve firmaların tek tek nasıl karar verdiğini ve belirli piyasalarda fiyatların nasıl oluştuğunu inceleyen iktisat dalı.
Ekonomiyi bir bütün olarak ele alan iktisat dalı; toplam üretim, enflasyon, işsizlik, faiz oranları ve hükümet politikaları bu dalın konusudur.
Zaman, para, toprak ve emek gibi kaynakların sınırlı, insanların istek ve ihtiyaçlarının ise sınırsız olması; bu yüzden her zaman bir seçim yapmak gerekir.
Bir seçim yaptığınızda vazgeçtiğiniz en iyi alternatifin değeri; örneğin çalışmak yerine tam zamanlı okumayı seçtiğinizde kaybettiğiniz maaş.
İnsanları ya da firmaları belirli bir şekilde davranmaya yönelten ödül, fiyat veya ceza gibi etkenler.
Bir şeyden daha fazla elde etmenin başka bir şeyden vazgeçmeyi gerektirdiği, bu nedenle iki hedef arasında denge kurmanın şart olduğu durum.
Diğer girdiler sabitken bir girdinin miktarı artırıldıkça üretimdeki artışın giderek küçüldüğü durum.
Latince bir ifade; ekonomistlerin tek bir değişikliğin etkisini incelerken diğer tüm etkenlerin sabit kaldığını varsaydıklarını belirtmek için kullanılır.
Mal ve hizmet üretiminde kullanılan makine, bina, alet gibi insan eliyle üretilmiş kaynaklar; finansta bir işletmeye yatırılan para anlamına da gelir.
Bir ekonominin ürettiği ve sattığı her şey: mallar gıda ve otomobil gibi fiziki ürünlerdir, hizmetler ise bankacılık, eğitim ya da kuaförlük gibi faaliyetlerdir.
Aynı konutta birlikte yaşayan, gelirini ve harcamalarını paylaşan kişilerin tümü; iktisadi modellerde hanehalkları mal ve hizmet satın alır ve emek arz eder.
Ekonominin, devlete değil bireylere ya da şirketlere ait işletme ve kuruluşlardan oluşan kesimi.
Fiyatların, üretimin ve ücretlerin devlet planlarıyla değil, ağırlıklı olarak serbest piyasalardaki arz ve talep tarafından belirlendiği ekonomik sistem.
Mal ve hizmet üretiminde kullanılan temel kaynaklar; genellikle toprak (doğal kaynaklar), emek, sermaye ve girişimcilik olarak sıralanır.
Neyin, ne kadar ve hangi fiyattan üretileceğine piyasaların değil devletin karar verdiği ekonomik sistem.
Bir kişinin bir mal ya da hizmeti tüketmekten elde ettiği tatmin veya yarar; iktisatçılar insanların bu faydayı en yükseğe çıkaracak şekilde seçim yaptığını varsayar.
Adam Smith'in, piyasaların kimse planlamadan bireylerin kişisel çıkar arayışını toplumun yararına sonuçlara dönüştürebilmesini anlatan imgesi.
Piyasalar, Arz ve Talep
Üreticilerin belirli bir dönemde her fiyat düzeyinde satmak istedikleri ve satabilecekleri mal ya da hizmet miktarı.
Alıcıların belirli bir dönemde her fiyat düzeyinde satın almak istedikleri ve satın alabilecekleri mal ya da hizmet miktarı.
Alıcılarla satıcıların fiziksel ya da sanal ortamda bir araya gelip mal, hizmet veya varlık alıp sattığı ve fiyatların oluştuğu her türlü düzen.
Arz ile talebin birbirine eşit olduğu, bu nedenle fiyat ya da miktar üzerinde değişme baskısı bulunmayan durum.
Benzer ürünler satan firmaların aynı müşterileri kazanmak için birbiriyle yarışması; bu yarış fiyatları aşağı, kaliteyi yukarı itme eğilimindedir.
Yakın ikamesi olmayan bir ürünün tek satıcısının tek bir firma olduğu ve bu firmanın fiyatları belirleme gücüne sahip olduğu piyasa.
Talep edilen ya da arz edilen miktarın fiyat, gelir veya başka bir etkendeki değişime ne kadar güçlü tepki verdiğini gösteren ölçü.
Mevcut fiyatta alıcıların istediği miktarın satıcıların sunduğu miktardan fazla olması; çoğu zaman fiyatın denge düzeyinin altında tutulmasından kaynaklanır.
Artan miktar: piyasada mevcut fiyatta arzın talepten fazla olması; kamu maliyesinde ya da dış ticarette gelirin harcamadan fazla olması.
Bir faaliyetin, alışverişin tarafı olmayan kişilere yansıyan ve piyasa fiyatında yer almayan maliyeti ya da faydası.
Kendi haline bırakılan serbest piyasanın toplum açısından etkin bir sonuç üretemediği, bu nedenle bir maldan gereğinden fazla ya da az üretildiği durum.
Kimsenin kullanımının kolayca engellenemediği ve bir kişinin kullanmasının başkalarına kalan miktarı azaltmadığı mal; sokak aydınlatması gibi.
Bir mal ya da hizmetten bir birim daha üretmenin getirdiği ek maliyet; bir firmanın ne kadar üreteceğine karar verirken temel alınan kavramdır.
Bir işletmenin tüm maliyetlerini ödedikten sonra elinde kalan para; maliyetler gelirden yüksekse sonuç zarardır.
Alıcıların her fiyat düzeyinde bir üründen ne kadar talep ettiğini gösteren grafik çizgisi; insanlar fiyat düştükçe daha fazla satın aldığı için genellikle aşağı doğru eğimlidir.
Aynı ürünü satan çok sayıda küçük satıcının bulunduğu, piyasaya giriş ve çıkışın serbest olduğu ve bilginin tam olduğu kuramsal piyasa; bu piyasada hiçbir firma fiyatı tek başına belirleyemez.
Az sayıda büyük firmanın hakim olduğu piyasa; bu yüzden her firmanın fiyat ve üretim kararları diğerlerini doğrudan etkiler.
Başka bir ürünün yerine kullanılabilen ürün; çay ve kahve gibi. Birinin fiyatı yükseldiğinde diğerine olan talep genellikle artar.
Bir firmanın büyüdükçe elde ettiği maliyet avantajları: daha fazla ürettiğinde birim başına ortalama maliyet düşer.
Petrol, bakır, buğday ya da kahve gibi büyük miktarlarda alınıp satılan ve kim üretirse üretsin büyük ölçüde aynı nitelikte olan temel hammadde veya tarım ürünü.
Satıcıların bir mal ya da hizmet için talep edebileceği yasal azami fiyat; kiralara ya da ekmek fiyatlarına getirilen sınırlar gibi.
Üreticileri ya da çalışanları korumak için devletin bir mal veya hizmet için belirlediği yasal asgari fiyat; en bilinen örneği asgari ücrettir.
Enflasyon ve Fiyatlar
Bir ekonomideki mal ve hizmet fiyatlarının genel ve sürekli olarak artması; bu durumda paranın her birimi zamanla daha az şey satın alır.
Hane halkının sabit bir mal ve hizmet sepeti için ödediği fiyatlardaki ortalama değişimi zaman içinde ölçen ve enflasyonun hesaplanmasında kullanılan gösterge.
Bir ekonomide mal ve hizmet fiyatlarının genel ve kalıcı olarak düşmesi; enflasyonun tersi.
Belirli bir para tutarının ya da gelirin satın alabileceği mal ve hizmet miktarı; fiyatlar gelirlerden hızlı arttığında azalır.
Belirli bir yerde ve dönemde konut, gıda, ulaşım ve enerji gibi temel ihtiyaçları karşılamak için gereken para miktarı.
Enflasyonun etkisi çıkarılarak ölçülmüş; böylece bir rakam, paranın satın alabileceği şeylerdeki gerçek değişimi gösterir.
Enflasyona göre düzeltilmeden, o günkü para değeriyle ölçülmüş; örneğin cari fiyatlarla ifade edilen bir maaş ya da GSYH rakamı.
Yüksek enflasyonun, zayıf ya da sıfır büyümenin ve artan işsizliğin aynı anda yaşandığı sıkıntılı durum.
Çoğu zaman fiyatların ayda yüzde 50'den fazla artması olarak tanımlanan ve para biriminin değerini hızla yok eden aşırı yüksek enflasyon.
En oynak fiyatları, genellikle gıda ve enerjiyi dışarıda bırakarak hesaplanan enflasyon ölçüsü; fiyatlardaki ana eğilimi göstermeyi amaçlar.
Enflasyon oranının düşmesi: fiyatlar artmaya devam eder, ancak öncekinden daha yavaş bir hızla.
Gıda ve enerji gibi oynak kalemler de dahil olmak üzere tüketici fiyat endeksindeki tüm kalemlere dayanan genel enflasyon oranı.
Yurt içi üreticilerin mallarını fabrika çıkışında, vergiler ve perakende marjları eklenmeden önce sattıkları fiyatlardaki ortalama değişimi ölçen endeks.
Genel fiyat düzeyinin yalnızca yavaş ve öngörülebilir biçimde arttığı, böylece enflasyonun ekonomik kararları bozmadığı durum.
Hanehalklarının, şirketlerin ve yatırımcıların gelecekteki enflasyona ilişkin öngörüleri; bu öngörüler bugünkü ücret taleplerini, fiyatları ve faizleri etkiler.
Tipik bir hanehalkının satın aldığı mal ve hizmetlerden oluşan sabit liste; istatistik kurumları fiyatların zaman içindeki değişimini ölçmek için kullanır.
Enerji fiyatları, ücretler ya da ithalat maliyetleri gibi üretim maliyetlerindeki artışların firmalar tarafından müşterilere yansıtılmasından kaynaklanan enflasyon.
Ekonomideki toplam talebin mal ve hizmet arzından daha hızlı artmasıyla ortaya çıkan enflasyon; çoğu zaman 'çok fazla paranın çok az malın peşinden koşması' diye özetlenir.
Maliyetlerdeki, özellikle döviz kurundaki bir değişimin tüketici fiyatlarına ne ölçüde yansıdığı.
GSYH ve Büyüme
Gross domestic product (gayrisafi yurt içi hasıla) kısaltması: bir ülkede belirli bir dönemde, genellikle bir çeyrekte ya da bir yılda üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam değeri.
Bir ekonominin ürettiği mal ve hizmet miktarının zaman içinde artması; genellikle reel GSYH'deki yüzde değişimle ölçülür.
Ekonomik faaliyetin aylarca süren belirgin bir düşüş yaşaması; üretim, gelir ve istihdam geriler. Çoğu zaman GSYH'nin art arda iki çeyrek daralması olarak tanımlanır.
Ekonomik faaliyetin genişleme, zirve, daralma ve dip noktası ardından toparlanma şeklinde tekrar eden iniş çıkışları.
Belirli bir girdi miktarıyla ne kadar çıktı üretildiği; çoğunlukla çalışan başına ya da çalışılan saat başına çıktı olarak ölçülür.
Ekonomik faaliyetin, satışların ya da fiyatların düştüğü veya çok daha yavaş büyüdüğü dönem; tam bir resesyonu anlatabileceği gibi daha hafif bir yavaşlamayı da anlatabilir.
Bir resesyon ya da krizin ardından üretimin, istihdamın ve gelirlerin yeniden büyümeye başlayıp önceki seviyelerine doğru döndüğü dönem.
Hane halkının gıda ve kiradan otomobil ve tatile kadar mal ve hizmetlere yaptığı harcamalar; çoğu ekonomide GSYH'nin en büyük bileşenidir.
Makine, bina ve yazılım gibi gelecekte daha fazla üretim yapmak için kullanılacak varlıklara yapılan harcama; GSYH verilerinde hisse senedi alımını kapsamaz.
Hanehalklarının gıda, giyim, kira ve ulaşım gibi mal ve hizmetlere yaptığı harcama; genellikle bir ülkenin GSYH'sinin en büyük kalemidir.
Bir firmanın, bir sektörün ya da bütün ekonominin belirli bir dönemde ürettiği mal ve hizmet miktarı.
Belirli bir fiyat düzeyinde ekonomideki mal ve hizmetlere yapılan toplam harcama: tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve net ihracatın toplamı.
Bir dönem boyunca ekonomik faaliyetin ya da üretimin azalması; örneğin GSYH'nin bir önceki çeyreğe göre düşmesi.
Fabrikaların, madenlerin ve enerji üreticilerinin üretimi; sanayideki faaliyetin nasıl değiştiğini gösteren ve genellikle her ay endeks olarak açıklanan veri.
Konjonktür dalgalanmasında üretimin, istihdamın ve gelirlerin arttığı evre; bir resesyonun dip noktasından bir sonraki zirveye kadar sürer.
Ekonomide ya da bir sektörde talebin, fiyatların, karların ve istihdamın hızla arttığı, büyümenin çok hızlı olduğu dönem.
Talebin ekonominin üretebileceğinden daha hızlı arttığı ve yükselen enflasyona, işgücü açığına ve çoğu zaman büyük bir cari açığa yol açan durum.
İstihdam ve İşsizlik
İş arayan ve işe başlamaya hazır olduğu halde bir işi olmayan kişilerin durumu; aynı zamanda bu kişilerin sayısı ya da oranı.
Çalışanların emeklerini ve becerilerini sunduğu, işverenlerin de işe alım yaptığı piyasa; istihdam düzeyi ve ücretler bu piyasada belirlenir.
Bir çalışana emeği karşılığında, özellikle saatlik, günlük ya da haftalık olarak ödenen para.
Çalışan ya da işsiz olup aktif olarak iş arayan kişilerin tamamı; öğrenciler, emekliler ve iş aramayan diğer kişiler bu gruba dahil edilmez.
İşverenlerin çalışanlara yasal olarak ödeyebileceği en düşük saatlik, günlük ya da aylık ücret; hükümet ya da kanunla belirlenir.
Bir çalışanın işine, çalışanın bir kusuru nedeniyle değil, yeterli iş ya da para olmadığı için son vermek.
Çalışanların becerileri ya da bulundukları yerler ile mevcut işler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan, genellikle teknolojinin ya da sektörlerin değişmesinin ardından ortaya çıkan uzun süreli işsizlik.
Çalışma çağındaki nüfus içinde işgücünde yer alanların, yani çalışanların ya da aktif olarak iş arayanların payı.
Enflasyona göre düzeltilmiş, yani gerçekte satın alabildiği mal ve hizmet miktarıyla ölçülen ücret; fiyatlar ücretlerden hızlı artarsa reel ücretler düşer.
Üyeleri adına işverenlerle ücretler, çalışma saatleri ve çalışma koşulları konusunda pazarlık yapan işçi örgütü.
Bir ekonominin ya da işletmenin yeni işler oluşturması; genellikle bir ay ya da bir yıl içinde açılan yeni pozisyon sayısıyla ölçülür.
İş arayan hemen herkesin iş bulabildiği durum; insanlar iş değiştirdiği ya da uygun becerilere sahip olmadığı için bir miktar işsizlik yine de vardır.
Gençler arasındaki işsizlik; genellikle iş arayan ancak iş bulamayan 15-24 yaş grubundakiler için ölçülür.
İşverenlerin açık pozisyonlarını dolduracak yeterli sayıda çalışanı ya da gerekli becerilere sahip çalışanı bulamadığı durum.
Bir işverenin doldurmak için aktif olarak aday aradığı, ücretli ve boşta olan pozisyon.
İnsanların kalıcı bir işverene bağlı olmak yerine, çoğunlukla uygulamalar üzerinden bulunan kısa süreli işler ya da görevler üzerinden çalıştığı işgücü piyasası kesimi.
İşsizlik ile enflasyon arasında kısa dönemli bir ödünleşim olduğunu gösteren model: işsizlik düşük olduğunda ücretler ve fiyatlar daha hızlı artma eğilimine girer.
Merkez Bankaları ve Faiz
Borç almanın bedeli; borç alınan tutarın yıllık yüzdesi olarak ifade edilir. Tasarruf sahipleri açısından ise mevduattan elde edilen getiridir.
Bir ülkenin parasını basan, temel faiz oranını belirleyen, fiyat istikrarını ve finansal sistemin istikrarını korumaya çalışan ulusal kurum.
Merkez bankasının enflasyonu kontrol altında tutmak ve ekonomiyi desteklemek amacıyla faiz oranlarını, para arzını ve kredi koşullarını etkilemek için attığı adımlar.
Merkez bankasının belirlediği ve bankaların birbirine, şirketlere ve hane halkına uyguladığı faiz oranlarına yön veren temel faiz oranı.
Merkez bankasının temel faiz oranını yükseltmesi; genellikle talebi soğutmak ve enflasyonu düşürmek amacıyla yapılır.
Merkez bankasının temel faiz oranını düşürmesi; genellikle borçlanmayı ucuzlatmak, büyümeyi ve istihdamı desteklemek amacıyla yapılır.
Bir merkez bankasının orta vadede ulaşmayı resmi olarak amaçladığı enflasyon oranı; örneğin yıllık yüzde 2.
Bir ekonomide dolaşımdaki toplam para miktarı; nakit ve banka mevduatlarını kapsar ve M1, M2 gibi kategorilerle ölçülür.
Merkez bankasının yeni para yaratarak büyük miktarda devlet tahvili ya da başka varlıklar satın aldığı ve uzun vadeli faizleri düşürmeyi amaçladığı politika.
Enflasyonu kontrol altına almayı en büyük öncelik saydığı için daha yüksek faizden ya da daha sıkı para politikasından yana olan.
Büyümeyi ve istihdamı desteklemek enflasyonla mücadeleden daha acil göründüğü için genellikle daha düşük faizden ya da daha gevşek para politikasından yana olan.
Bankaların ve diğer borç verenlerin kişilere, şirketlere ya da devletlere kullandırdığı, daha sonra genellikle faiziyle geri ödenmesi gereken para.
Enflasyondan arındırılmış faiz oranı; borç verenin geri aldığı paranın satın alma gücü açısından gerçekte ne kadar arttığını gösterir.
Talebi yavaşlatmak ve enflasyonu düşürmek amacıyla, ağırlıklı olarak faiz artırarak para ve krediyi pahalılaştıran ya da krediye erişimi zorlaştıran politika.
Büyümeyi ve istihdamı desteklemek amacıyla, ağırlıklı olarak faiz indirerek para ve krediyi ucuzlatan ya da krediye erişimi kolaylaştıran politika.
Merkez bankası toplantısında faiz oranlarını değiştirmemek; ne artırmak ne de indirmek.
Bir merkez bankası bünyesinde düzenli olarak toplanıp faiz oranları ve diğer para politikası araçları hakkında karar veren yetkililer kurulu.
Bir merkez bankasının ithalatı finanse etmek, dış borcu ödemek ya da ulusal parayı desteklemek için elinde tuttuğu dolar ve avro gibi yabancı para cinsinden varlıklar.
Finansal sistemde paranın ne kadar kolay bulunabildiği ya da bir varlığın değer kaybetmeden ne kadar hızlı nakde çevrilebildiği.
Bir yatırımcının tahvil tutmaktan elde ettiği, yıllık yüzde olarak gösterilen getiri; tahvil fiyatları düştüğünde getiriler yükselir.
Bir merkez bankasının faiz oranlarının gelecekteki olası seyri hakkında yaptığı ve piyasaların ve kamuoyunun beklentilerini şekillendirmeyi amaçlayan iletişim.
Maliye Politikası ve Kamu Maliyesi
Hükümetin vergiler ve kamu harcamalarıyla ilgili kararları; talebi, büyümeyi, istihdamı ve kamu maliyesinin durumunu etkilemek için kullanılır.
Bir hükümetin bir yıl içinde vergi ve diğer gelirlerle topladığından daha fazla harcama yapması sonucu oluşan fark; genellikle borçlanmayla kapatılır.
Bir devletin yıllar içinde yaptığı borçlanmalar sonucu yurt içindeki ve yurt dışındaki alacaklılara olan toplam borcu.
Devletin gelir, şirket kazancı, harcama ve mülk üzerinden aldığı vergilerle kişilerden ve işletmelerden para toplamasını sağlayan sistem.
Devletin kamu hizmetleri, yatırımlar, maaşlar ve emekli aylığı gibi sosyal ödemeler için yaptığı harcamalar; maliye politikasının temel araçlarından biridir.
Bütçe açığını ya da kamu borcunu azaltmak için kamu harcamalarının ciddi biçimde kısıldığı, bazen de vergilerin artırıldığı politika.
Zayıf seyreden bir ekonomide talebi artırmak ve ekonomiyi canlandırmak amacıyla yapılan ek kamu harcaması, vergi indirimi ya da merkez bankası desteği.
Devletin bir ürünün fiyatını düşürmek ya da belirli bir faaliyeti teşvik etmek için üreticilere veya tüketicilere verdiği para ya da başka türlü destek.
Bir ülkenin kamu borcunun yıllık GSYH'sine bölünmesiyle bulunan ve yüzde olarak ifade edilen oran; borcun ekonominin büyüklüğüne göre ne kadar ağır olduğunu gösterir.
Bir kredinin ya da tahvilin faizini veya anaparasını zamanında ödeyememek; isim olarak default bu ödeme başarısızlığını anlatır.
Devletin sahip olduğu, finanse ettiği ya da yönettiği ekonomik kesim; bakanlıklar, devlet okulları ve hastaneleri ile kamu iktisadi teşebbüsleri buna dahildir.
Bir hükümetin önümüzdeki yıl ne kadar gelir toplamayı ve ne kadar harcama yapmayı planladığını gösteren plan; belirli bir amaç için ayrılan para anlamına da gelir.
Bir hükümetin belirli bir dönemde gelir, kar, satış, mülk ve diğer unsurlar üzerinden aldığı vergilerle topladığı para.
Kişilerin çalışarak, tasarruflarından, kiradan ve diğer kaynaklardan elde ettikleri gelir üzerinden ödedikleri vergi; ücretlilerde genellikle doğrudan maaştan kesilir.
Value-added tax, yani katma değer vergisinin kısaltması: çoğu mal ve hizmetin fiyatına üretimin her aşamasında eklenen ve sonunda tüketicinin ödediği harcama vergisi.
International Monetary Fund, yani Uluslararası Para Fonu'nun kısaltması: dünya ekonomisini izleyen ve ödemeler dengesi sorunu yaşayan üye ülkelere kredi veren uluslararası kuruluş.
Bir devletin borçlanmak için ihraç ettiği borçlanma senedi; devlet faiz ödemeyi ve anaparayı belirli bir tarihte geri ödemeyi taahhüt eder.
Daha çok kazananlardan gelirlerinin daha büyük bir bölümünü alan vergi; genellikle üst gelir dilimlerine daha yüksek oranlar uygulanarak işler.
Gelir gizlemek ya da satışları beyan etmemek gibi yollarla, ödenmesi gerekenden daha az vergiyi yasa dışı biçimde ödemek.
Devlete ait şirketlerin ya da hizmetlerin özel sektöre satılması veya işletilmesinin özel sektöre devredilmesi.
Batmak ya da borcunu ödeyememek üzere olan bir şirkete, bankaya veya ülkeye bir hükümet ya da uluslararası kuruluş tarafından verilen mali destek.
Dış Ticaret ve Döviz Kurları
Bir para biriminin başka bir para birimi cinsinden fiyatı; örneğin bir ABD doları ya da bir euro almak için kaç Türk lirası gerektiği.
Başka bir ülkedeki alıcılara satılan mal ya da hizmet; fiil olarak mal veya hizmeti yurt dışına satmak.
Başka bir ülkedeki üreticilerden satın alınan mal ya da hizmet; fiil olarak yurt dışından mal veya hizmet getirmek.
Bir ülkenin belirli bir dönemde ithal ettiği malların (bazen hizmetlerin de) değerinin ihracatının değerinden fazla olması sonucu oluşan fark.
Hükümetin ithal edilen mallara uyguladığı vergi; yabancı ürünleri yerli ürünlere göre pahalılaştırır.
Bir ülkenin mal, hizmet, gelir ve transferler karşılığında dünyanın geri kalanına ödediği tutarın aldığı tutardan fazla olmasıyla ortaya çıkan açık.
Dalgalı kur rejiminde bir para biriminin resmi bir karar sonucu değil, piyasa koşulları nedeniyle diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesi.
Sabit ya da sabitlenmiş kur rejiminde hükümetin veya merkez bankasının ulusal paranın değerini resmi olarak düşürme kararı.
Bir ülkenin ya da kişinin bir malı diğerlerinden daha düşük fırsat maliyetiyle üretebilmesi; ticaretten kazanç sağlanmasının temelidir.
Yerli üreticileri gümrük vergileri, ithalat kotaları ya da sübvansiyonlar gibi araçlarla yabancı rekabete karşı koruyan politikalar.
Bir ülkedeki şirketin başka bir ülkedeki bir işletmede kalıcı bir pay ve kontrol sahibi olmasını sağlayan yatırım; örneğin fabrika kurmak ya da bir şirketi satın almak.
Bir ülke ile dünyanın geri kalanı arasında belirli bir dönemde gerçekleşen tüm para akımlarının kaydı; cari işlemler hesabı ile sermaye ve finans hesabından oluşur.
Gümrük vergisi, kota ya da sübvansiyon gibi engellerin çok az olduğu ya da hiç olmadığı, mal ve hizmetlerin ülkeler arasında serbestçe dolaştığı uluslararası ticaret.
Bir ülkede kullanılan para sistemi; örneğin lira, avro ya da dolar. Foreign currency ise başka ülkelerin parası, yani döviz anlamına gelir.
Bir para biriminin diğer paralar karşısında değerinin artması; böylece öncekinden daha fazla döviz satın alabilir. Depreciation'ın (değer kaybı) karşıtıdır.
Dünya ekonomilerinin dış ticaret, yatırım, göç ve teknoloji ile fikirlerin yayılması yoluyla birbirine giderek daha sıkı bağlanması süreci.
Bir ülkenin belirli bir dönemdeki ihracat değerinden ithalat değerinin çıkarılmasıyla bulunan tutar; ihracat fazlaysa dış ticaret fazlası, ithalat fazlaysa dış ticaret açığı oluşur.
Bir para biriminin değerinin hükümet tarafından sabitlenmek yerine döviz piyasasındaki arz ve talep tarafından belirlendiği kur sistemi.
Hisse senedi, tahvil, şirket ya da gayrimenkul satın almak veya yabancı borçlulara kredi vermek gibi yatırım amaçlı olarak ülkeler arasında gerçekleşen para hareketleri.
Ülkelerin, çoğu zaman karşı tarafın önlemlerine yanıt olarak, birbirlerinin ithalatına gümrük vergisi koyduğu ya da başka kısıtlamalar getirdiği çatışma.
Ülkelerin kendi aralarındaki ticarette gümrük vergilerini kaldırdığı ve grup dışından yapılan ithalata ortak gümrük tarifesi uyguladığı anlaşma.
Daha yüksek faiz ya da hızlı kazanç peşinde ülkeler arasında hızla dolaşan ve aynı hızla çıkıp gidebilen kısa vadeli yatırım.
ABD dolarının ya da başka bir yabancı paranın tasarruf, fiyatlama veya borçlanmada ulusal paranın yerine ya da yanında kullanılması.
Kalkınma ve Eşitsizlik
Nüfustaki her bir kişi için; bir toplamın kişi sayısına bölünmesiyle elde edilir. Kişi başına GSYH ya da kişi başına gelir gibi.
Ortalama geliri ve sanayi üretimi zengin sanayileşmiş ülkelere göre daha düşük, altyapısı daha zayıf olan ülke.
Hızla büyüyen ve sanayileşen, dış ticarete ve yabancı yatırıma giderek daha fazla açılan orta gelirli ekonomi; Brezilya, Hindistan ya da Türkiye gibi.
Gelirin, servetin ya da fırsatların bir toplumdaki kişiler veya gruplar arasında ya da ülkeler arasında eşit olmayan biçimde dağılması.
Bir ülkede temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli görülen asgari gelir düzeyi; bu düzeyin altında yaşayanlar yoksul sayılır.
Bir ülkedeki gelir eşitsizliğini özetleyen, 0 ile 1 arasında değişen sayı: 0 herkesin aynı gelire sahip olduğunu, 1 ise tüm gelirin tek bir kişide toplandığını gösterir.
Çalışanların bilgisi, becerileri, sağlığı ve deneyimi; tıpkı makineler ya da binalar gibi verimliliği ve geliri artıran bir varlık olarak görülür.
Devlete kayıtlı olmayan ve devletin denetimi dışında kalan ekonomik faaliyetler; vergi ve sosyal güvenlik primi ödemeyen kayıtsız çalışanlar ve işletmeler gibi.
Bugün yaşam standartlarını yükseltirken çevreyi ve doğal kaynakları koruyan, böylece gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesini sağlayan ekonomik ve toplumsal ilerleme.
İnsanların ne kadar rahat yaşadığı; gelir, konut, sağlık hizmetleri, eğitim ve mal ve hizmetlere erişim gibi ölçütlerle değerlendirilir.
Bir ülkenin işleyebilmesi için gerekli temel fiziki sistemler; yollar, demiryolları, limanlar, enerji hatları, su şebekesi ve telekomünikasyon gibi.
Kişi başına geliri yüksek, modern sanayi ve hizmet sektörlerine ve köklü kurumlara sahip zengin ve gelişmiş ülke.
Bir ülkenin toplam gelirinin en yoksuldan en zengine kadar kişiler ya da hanehalkları arasında nasıl paylaşıldığı.
Gelirin ya da servetin, ağırlıklı olarak vergiler, sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri yoluyla bazı kesimlerden diğerlerine, özellikle zenginlerden yoksullara aktarılması.
Doktor, mühendis ve bilim insanı gibi yüksek eğitimli ya da nitelikli kişilerin, daha iyi ücret veya koşullar sunan başka bir ülkeye göç etmesi.
İnsanların gıda, temiz su ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayacak gelire sahip olmadığı en ağır yoksulluk türü.
Doğumda beklenen yaşam süresini, eğitim süresini ve kişi başına geliri birleştirerek ülkeleri 0 ile 1 arasında tek bir puanla sıralayan BM göstergesi.
Bir ülkenin hızla orta gelir düzeyine ulaştıktan sonra duraksadığı ve yüksek gelir düzeyine çıkamadığı durum; çoğu zaman ucuz işgücüne dayalı büyüme modelinin tükenmesinden kaynaklanır.
Ekonomi Haberleri ve Veriler
Büyüme, enflasyon ya da işsizlik gibi ekonomik göstergelerin gelecekteki değerine dair verilere ve modellere dayanan tahmin; fiil olarak da kullanılır.
İki yüzde değeri arasındaki basit fark: yüzde 3'ten yüzde 5'e çıkış iki yüzde puanlık bir artıştır, yüzde 2'lik değil.
Bir önceki yılın aynı dönemiyle karşılaştırılmış; örneğin bu yılın mart ayındaki satışların geçen yılın mart ayındaki satışlarla kıyaslanması.
Ekonomik büyümede, resesyona ya da işsizlikte büyük bir artışa yol açmadan enflasyonu düşürmeye yetecek kadar yavaşlama.
Yüksek faiz oranları, dış talepteki zayıflık ya da artan enerji fiyatları gibi ekonomik ilerlemeyi zorlaştıran koşullar.
Bir yüzde puanın yüzde biri (0,01 puan); faiz oranlarındaki ve tahvil getirilerindeki küçük değişimleri kesin biçimde ifade etmek için kullanılır.
Yılbaşı alışverişi ya da yaz turizmi gibi düzenli mevsimsel etkilerin istatistiksel yöntemlerle çıkarıldığı; böylece ana eğilimin daha net görülebildiği.
Konut ya da hisse senedi gibi bir varlığın fiyatının, alıcıların fiyatın artmaya devam edeceğini beklemesi yüzünden gerçek değerinin çok üzerine çıktığı ve sonunda çöktüğü durum.
Yavaş ya da zayıf bir dönemin ardından artmak veya iyileşmek; büyümenin, talebin, satışların ya da enflasyonun yeniden yükselişe geçmesi gibi.
Ekonomik büyümenin ya da faaliyetin sürdüğü ancak öncekinden daha yavaş ilerlediği dönem; resesyondan daha hafiftir.
Bir ekonomi, piyasa ya da gösterge için önümüzdeki aylarda veya yıllarda beklenen gidişat.
Finansal sistemde yaşanan ani ve ciddi çöküş; örneğin bankaların batması, varlık fiyatlarının çökmesi ya da bir ülkenin artık borçlanamaz hale gelmesi.
Bir düşüşün ardından hızla yeniden yükselme; büyümede, fiyatlarda, talepte ya da bir para biriminin değerinde görülebilir.
Bir önceki aya göre; fiyatlar ya da satışlar gibi bir göstergenin bir aydan diğerine nasıl değiştiğini anlatmak için kullanılır.
Gücünü ya da şiddetini yitirmek; enflasyonun, fiyat baskılarının ya da piyasalardaki gerginliğin azalması gibi. Merkez bankaları için politikayı gevşetmek anlamına gelir.
Büyümek, artmak; açık, iki faiz oranı arasındaki fark ya da zengin ile yoksul arasındaki uçurum gibi iki rakam arasındaki farklar için kullanılır.
Küçülmek, azalmak; açık, iki faiz oranı arasındaki fark ya da ücret farkı gibi iki rakam arasındaki farklar için kullanılır.
Ani ve güçlü biçimde artmak; fiyatlar, talep, satışlar, borçlanma ya da diğer rakamlar için kullanılır. Bu tür bir artışı anlatan isim olarak da kullanılır.
Fiyatlarda, satışlarda ya da faaliyette ani ve büyük bir düşüş veya ekonominin ya da bir piyasanın çok zayıf seyrettiği uzun bir dönem.
İktisatçıların ve piyasaların öngördüğünden daha iyi ya da daha yüksek gelmek; büyüme, istihdam ya da şirket karları gibi veriler için kullanılır.
Yeni bilgiler geldikten sonra önceki bir rakamı ya da tahmini değiştirmek; yukarı ya da aşağı yönlü düzeltmek.
Hanehalklarının kendi mali durumları ve ekonomi hakkında ne kadar iyimser olduğu; gelir, iş ve harcama planlarına ilişkin aylık anketlerle ölçülür.
Bir ekonomiyi büyük ölçüde etkileyen ani ve beklenmedik olay; petrol fiyatlarının fırlaması, doğal afet ya da finansal kriz gibi.
Yıllık bir orandaki değişimin, güncel gelişmelerden değil, bir önceki yılın aynı ayındaki olağandışı yüksek ya da düşük rakamdan kaynaklanması.
Mini test: bu terimleri biliyor musun?
Bu sözlükten 10 soru. Her terimin doğru Türkçe karşılığını seç, puanını gör.
Ekonomi İngilizcesi nasıl öğrenilir?
- Her gün İngilizce kısa bir ekonomi haberi okuyun; örneğin bir merkez bankası kararı ya da enflasyon verisi. Her rakamla birlikte kullanılan fiilleri not edin: enflasyon rises, eases ya da accelerates; faizler raised, cut ya da held.
- Terimleri çiftler ve zıtlar halinde öğrenin: supply ve demand, inflation ve deflation, surplus ve deficit, hawkish ve dovish, appreciation ve depreciation. Ekonomi metinlerinin çoğu bu karşıtlıklar üzerine kuruludur.
- Rakamları İngilizce okuma alıştırması yapın: 3.5% three point five percent diye okunur, yüzde 3'ten yüzde 4'e çıkış one percentage point'tir, çeyrek puan ise twenty-five basis points'tir.
- Aynı duyurunun iki dildeki metnini karşılaştırın: TCMB ve TÜİK basın duyurularını hem Türkçe hem İngilizce yayımlar; anahtar terimleri yan yana koyarak eşleştirebilirsiniz.
- Soyut gelen tanımları çizin. Basit bir arz-talep grafiği ya da konjonktürün evrelerini gösteren bir zaman çizelgesi pek çok terimi akılda tutmayı kolaylaştırır.
Sıkça sorulan sorular
Economics, economy, economic ve economical arasındaki fark nedir?
Economics akademik disiplindir (iktisat); economy ise üretim ve ticaret sisteminin kendisidir (ekonomi). Economic 'ekonomiyle ilgili' demektir: economic growth (ekonomik büyüme), economic policy (ekonomi politikası). Economical ise 'tasarruflu, az masraflı' anlamına gelir: an economical car (az yakan bir araba). Türkçede son ikisi de 'ekonomik' diye karşılandığı için sık karıştırılır.
İngilizce ekonomi haberlerini takip etmek için önce hangi terimleri öğrenmeliyim?
Her ay manşetlere çıkan göstergelerle başlayın: enflasyon ve tüketici fiyat endeksi, faiz ya da politika faizi, GSYH ve büyüme, işsizlik oranı, döviz kuru, bütçe açığı ve cari açık. Ardından bu göstergelerin hareketini anlatan fiilleri (rise, ease, pick up, widen, narrow) ve yüzde ile yüzde puan arasındaki farkı öğrenin.
Türk ekonomistler İngilizce terimleri mi yoksa Türkçe karşılıklarını mı kullanıyor?
İkisini de. Akademik Türkçede arz, talep, esneklik, fırsat maliyeti ve beşeri sermaye gibi yerleşik karşılıklar vardır; sınavlarda ve ders kitaplarında bunlar kullanılır. Finans piyasalarında ve medyada ise bazı İngilizce terimler doğrudan kullanılır ya da kelimesi kelimesine çevrilir: hawkish ve dovish 'şahin' ve 'güvercin' olur; QE, yumuşak iniş ve baz puan gibi ifadeler de gündelik dilin parçasıdır. İki versiyonu da bilmek Türkçe ve İngilizce kaynaklar arasında rahatça geçiş yapmanızı sağlar.
Yüzde 3,5, 25 baz puan ve 0,4 yüzde puan gibi rakamları İngilizcede nasıl okurum?
3.5% three point five percent diye okunur; Türkçede ondalık için virgül kullanılırken İngilizcede nokta kullanılır. 25 baz puan bir yüzde puanın dörtte biridir ve çoğu zaman a quarter point denir. 0,4 yüzde puan zero point four percentage points diye okunur; İngilizler zero yerine nought da diyebilir. Büyük sayılarda İngilizce binlik ayırıcı olarak virgül kullanır: 1,500 bin beş yüz demektir.
Para politikası ile maliye politikası arasındaki fark nedir?
Para politikası merkez bankası tarafından yürütülür ve ağırlıklı olarak faiz oranları ile para arzı üzerinden işler. Maliye politikası ise hükümet tarafından yürütülür; vergiler ve kamu harcamaları aracılığıyla işler ve bütçede somutlaşır. Her ikisi de talebi, büyümeyi ve enflasyonu etkiler; bu yüzden haberlerde iki politikanın ne kadar uyumlu yürütüldüğü sıkça tartışılır.
İlgili alanlar
Seviyene uygun okumayla pekiştir
Yeni kelimelerin kalıcı olmasının en hızlı yolu seviyene uygun metin okumaktır. Seviyene göre ücretsiz İngilizce kitaplar:
Bu sayfa İngilizce öğrenenler için kelime açıklaması içerir; yatırım veya finans tavsiyesi değildir.
