Ekonomi öğrencileri ve ekonomi haberi okuyanlar için İngilizce

Ekonomi İngilizcesi: 200 Temel Terim ve Anlamları

Ekonominin kendine özgü bir dili vardır; aynı birkaç yüz kelime derslerde, ders kitaplarında, merkez bankası açıklamalarında ve gazetelerin ekonomi sayfalarında tekrar tekrar karşınıza çıkar. Bu sözlük piyasalar, enflasyon, büyüme, istihdam, para ve maliye politikası, dış ticaret ve kalkınma alanlarının temel terimlerini doğal Türkçe karşılıkları ve gerçekçi örnek cümlelerle açıklar. Ekonomi öğrencileri ve ekonomi haberlerini İngilizce takip etmek isteyen herkes için hazırlandı.

  • 200 terim
  • 10 konu
  • 78 temel terim
  • 401 örnek cümle

Temel Kavramlar

  • economyisimekonomi, ülke ekonomisi

    Bir ülkenin ya da bölgenin mal ve hizmet üretme, alıp satma ve tüketme düzeninin bütünü; şirketler, çalışanlar, para ve devlet bu sistemin parçalarıdır.

  • microeconomicsisimmikroekonomi, mikro iktisat

    Hane halklarının ve firmaların tek tek nasıl karar verdiğini ve belirli piyasalarda fiyatların nasıl oluştuğunu inceleyen iktisat dalı.

  • macroeconomicsisimmakroekonomi, makro iktisat

    Ekonomiyi bir bütün olarak ele alan iktisat dalı; toplam üretim, enflasyon, işsizlik, faiz oranları ve hükümet politikaları bu dalın konusudur.

  • scarcityisimkıtlık, kaynakların kıtlığı

    Zaman, para, toprak ve emek gibi kaynakların sınırlı, insanların istek ve ihtiyaçlarının ise sınırsız olması; bu yüzden her zaman bir seçim yapmak gerekir.

  • opportunity costisimfırsat maliyeti, alternatif maliyet

    Bir seçim yaptığınızda vazgeçtiğiniz en iyi alternatifin değeri; örneğin çalışmak yerine tam zamanlı okumayı seçtiğinizde kaybettiğiniz maaş.

  • incentiveisimteşvik, özendirici

    İnsanları ya da firmaları belirli bir şekilde davranmaya yönelten ödül, fiyat veya ceza gibi etkenler.

  • trade-offisimödünleşim, tercih ikilemi

    Bir şeyden daha fazla elde etmenin başka bir şeyden vazgeçmeyi gerektirdiği, bu nedenle iki hedef arasında denge kurmanın şart olduğu durum.

  • diminishing returnsisimazalan verimler, azalan getiriler

    Diğer girdiler sabitken bir girdinin miktarı artırıldıkça üretimdeki artışın giderek küçüldüğü durum.

  • ceteris paribusifadeceteris paribus, diğer her şey sabitken

    Latince bir ifade; ekonomistlerin tek bir değişikliğin etkisini incelerken diğer tüm etkenlerin sabit kaldığını varsaydıklarını belirtmek için kullanılır.

  • capitalisimsermaye, sermaye malları

    Mal ve hizmet üretiminde kullanılan makine, bina, alet gibi insan eliyle üretilmiş kaynaklar; finansta bir işletmeye yatırılan para anlamına da gelir.

  • goods and servicesisimmal ve hizmetler

    Bir ekonominin ürettiği ve sattığı her şey: mallar gıda ve otomobil gibi fiziki ürünlerdir, hizmetler ise bankacılık, eğitim ya da kuaförlük gibi faaliyetlerdir.

  • householdisimhanehalkı, hane

    Aynı konutta birlikte yaşayan, gelirini ve harcamalarını paylaşan kişilerin tümü; iktisadi modellerde hanehalkları mal ve hizmet satın alır ve emek arz eder.

  • private sectorisimözel sektör

    Ekonominin, devlete değil bireylere ya da şirketlere ait işletme ve kuruluşlardan oluşan kesimi.

  • market economyisimpiyasa ekonomisi, serbest piyasa ekonomisi

    Fiyatların, üretimin ve ücretlerin devlet planlarıyla değil, ağırlıklı olarak serbest piyasalardaki arz ve talep tarafından belirlendiği ekonomik sistem.

  • factors of productionisimüretim faktörleri

    Mal ve hizmet üretiminde kullanılan temel kaynaklar; genellikle toprak (doğal kaynaklar), emek, sermaye ve girişimcilik olarak sıralanır.

  • planned economyisimplanlı ekonomi, merkezi planlı ekonomi

    Neyin, ne kadar ve hangi fiyattan üretileceğine piyasaların değil devletin karar verdiği ekonomik sistem.

  • utilityisimfayda

    Bir kişinin bir mal ya da hizmeti tüketmekten elde ettiği tatmin veya yarar; iktisatçılar insanların bu faydayı en yükseğe çıkaracak şekilde seçim yaptığını varsayar.

  • invisible handisimgörünmez el

    Adam Smith'in, piyasaların kimse planlamadan bireylerin kişisel çıkar arayışını toplumun yararına sonuçlara dönüştürebilmesini anlatan imgesi.

Piyasalar, Arz ve Talep

  • supplyisimarz

    Üreticilerin belirli bir dönemde her fiyat düzeyinde satmak istedikleri ve satabilecekleri mal ya da hizmet miktarı.

  • demandisimtalep

    Alıcıların belirli bir dönemde her fiyat düzeyinde satın almak istedikleri ve satın alabilecekleri mal ya da hizmet miktarı.

  • marketisimpiyasa, pazar

    Alıcılarla satıcıların fiziksel ya da sanal ortamda bir araya gelip mal, hizmet veya varlık alıp sattığı ve fiyatların oluştuğu her türlü düzen.

  • equilibriumisimdenge, piyasa dengesi

    Arz ile talebin birbirine eşit olduğu, bu nedenle fiyat ya da miktar üzerinde değişme baskısı bulunmayan durum.

  • competitionisimrekabet

    Benzer ürünler satan firmaların aynı müşterileri kazanmak için birbiriyle yarışması; bu yarış fiyatları aşağı, kaliteyi yukarı itme eğilimindedir.

  • monopolyisimtekel, monopol

    Yakın ikamesi olmayan bir ürünün tek satıcısının tek bir firma olduğu ve bu firmanın fiyatları belirleme gücüne sahip olduğu piyasa.

  • elasticityisimesneklik

    Talep edilen ya da arz edilen miktarın fiyat, gelir veya başka bir etkendeki değişime ne kadar güçlü tepki verdiğini gösteren ölçü.

  • shortageisimkıtlık, arz açığı

    Mevcut fiyatta alıcıların istediği miktarın satıcıların sunduğu miktardan fazla olması; çoğu zaman fiyatın denge düzeyinin altında tutulmasından kaynaklanır.

  • surplusisimfazla, arz fazlası

    Artan miktar: piyasada mevcut fiyatta arzın talepten fazla olması; kamu maliyesinde ya da dış ticarette gelirin harcamadan fazla olması.

  • externalityisimdışsallık

    Bir faaliyetin, alışverişin tarafı olmayan kişilere yansıyan ve piyasa fiyatında yer almayan maliyeti ya da faydası.

  • market failureisimpiyasa başarısızlığı, piyasa aksaklığı

    Kendi haline bırakılan serbest piyasanın toplum açısından etkin bir sonuç üretemediği, bu nedenle bir maldan gereğinden fazla ya da az üretildiği durum.

  • public goodisimkamu malı

    Kimsenin kullanımının kolayca engellenemediği ve bir kişinin kullanmasının başkalarına kalan miktarı azaltmadığı mal; sokak aydınlatması gibi.

  • marginal costisimmarjinal maliyet

    Bir mal ya da hizmetten bir birim daha üretmenin getirdiği ek maliyet; bir firmanın ne kadar üreteceğine karar verirken temel alınan kavramdır.

  • profitisimkar, kazanç

    Bir işletmenin tüm maliyetlerini ödedikten sonra elinde kalan para; maliyetler gelirden yüksekse sonuç zarardır.

  • demand curveisimtalep eğrisi

    Alıcıların her fiyat düzeyinde bir üründen ne kadar talep ettiğini gösteren grafik çizgisi; insanlar fiyat düştükçe daha fazla satın aldığı için genellikle aşağı doğru eğimlidir.

  • perfect competitionisimtam rekabet

    Aynı ürünü satan çok sayıda küçük satıcının bulunduğu, piyasaya giriş ve çıkışın serbest olduğu ve bilginin tam olduğu kuramsal piyasa; bu piyasada hiçbir firma fiyatı tek başına belirleyemez.

  • oligopolyisimoligopol

    Az sayıda büyük firmanın hakim olduğu piyasa; bu yüzden her firmanın fiyat ve üretim kararları diğerlerini doğrudan etkiler.

  • substituteisimikame mal, ikame ürün

    Başka bir ürünün yerine kullanılabilen ürün; çay ve kahve gibi. Birinin fiyatı yükseldiğinde diğerine olan talep genellikle artar.

  • economies of scaleisimölçek ekonomileri

    Bir firmanın büyüdükçe elde ettiği maliyet avantajları: daha fazla ürettiğinde birim başına ortalama maliyet düşer.

  • commodityisimemtia, hammadde

    Petrol, bakır, buğday ya da kahve gibi büyük miktarlarda alınıp satılan ve kim üretirse üretsin büyük ölçüde aynı nitelikte olan temel hammadde veya tarım ürünü.

  • price ceilingisimtavan fiyat, azami fiyat

    Satıcıların bir mal ya da hizmet için talep edebileceği yasal azami fiyat; kiralara ya da ekmek fiyatlarına getirilen sınırlar gibi.

  • price floorisimtaban fiyat, asgari fiyat

    Üreticileri ya da çalışanları korumak için devletin bir mal veya hizmet için belirlediği yasal asgari fiyat; en bilinen örneği asgari ücrettir.

Enflasyon ve Fiyatlar

  • inflationisimenflasyon

    Bir ekonomideki mal ve hizmet fiyatlarının genel ve sürekli olarak artması; bu durumda paranın her birimi zamanla daha az şey satın alır.

  • consumer price indexisimtüketici fiyat endeksi, TÜFE

    Hane halkının sabit bir mal ve hizmet sepeti için ödediği fiyatlardaki ortalama değişimi zaman içinde ölçen ve enflasyonun hesaplanmasında kullanılan gösterge.

  • deflationisimdeflasyon, fiyatlar genel düzeyinde düşüş

    Bir ekonomide mal ve hizmet fiyatlarının genel ve kalıcı olarak düşmesi; enflasyonun tersi.

  • purchasing powerisimsatın alma gücü, alım gücü

    Belirli bir para tutarının ya da gelirin satın alabileceği mal ve hizmet miktarı; fiyatlar gelirlerden hızlı arttığında azalır.

  • cost of livingisimhayat pahalılığı, geçim maliyeti

    Belirli bir yerde ve dönemde konut, gıda, ulaşım ve enerji gibi temel ihtiyaçları karşılamak için gereken para miktarı.

  • in real termsifadereel olarak, reel bazda

    Enflasyonun etkisi çıkarılarak ölçülmüş; böylece bir rakam, paranın satın alabileceği şeylerdeki gerçek değişimi gösterir.

  • nominalsıfatnominal, cari fiyatlarla

    Enflasyona göre düzeltilmeden, o günkü para değeriyle ölçülmüş; örneğin cari fiyatlarla ifade edilen bir maaş ya da GSYH rakamı.

  • stagflationisimstagflasyon

    Yüksek enflasyonun, zayıf ya da sıfır büyümenin ve artan işsizliğin aynı anda yaşandığı sıkıntılı durum.

  • hyperinflationisimhiperenflasyon

    Çoğu zaman fiyatların ayda yüzde 50'den fazla artması olarak tanımlanan ve para biriminin değerini hızla yok eden aşırı yüksek enflasyon.

  • core inflationisimçekirdek enflasyon

    En oynak fiyatları, genellikle gıda ve enerjiyi dışarıda bırakarak hesaplanan enflasyon ölçüsü; fiyatlardaki ana eğilimi göstermeyi amaçlar.

  • disinflationisimdezenflasyon, enflasyonun düşmesi

    Enflasyon oranının düşmesi: fiyatlar artmaya devam eder, ancak öncekinden daha yavaş bir hızla.

  • headline inflationisimmanşet enflasyon, genel enflasyon

    Gıda ve enerji gibi oynak kalemler de dahil olmak üzere tüketici fiyat endeksindeki tüm kalemlere dayanan genel enflasyon oranı.

  • producer price indexisimüretici fiyat endeksi, ÜFE

    Yurt içi üreticilerin mallarını fabrika çıkışında, vergiler ve perakende marjları eklenmeden önce sattıkları fiyatlardaki ortalama değişimi ölçen endeks.

  • price stabilityisimfiyat istikrarı

    Genel fiyat düzeyinin yalnızca yavaş ve öngörülebilir biçimde arttığı, böylece enflasyonun ekonomik kararları bozmadığı durum.

  • inflation expectationsisimenflasyon beklentileri

    Hanehalklarının, şirketlerin ve yatırımcıların gelecekteki enflasyona ilişkin öngörüleri; bu öngörüler bugünkü ücret taleplerini, fiyatları ve faizleri etkiler.

  • basket of goodsisimtüketim sepeti, mal ve hizmet sepeti

    Tipik bir hanehalkının satın aldığı mal ve hizmetlerden oluşan sabit liste; istatistik kurumları fiyatların zaman içindeki değişimini ölçmek için kullanır.

  • cost-push inflationisimmaliyet enflasyonu, maliyet kaynaklı enflasyon

    Enerji fiyatları, ücretler ya da ithalat maliyetleri gibi üretim maliyetlerindeki artışların firmalar tarafından müşterilere yansıtılmasından kaynaklanan enflasyon.

  • demand-pull inflationisimtalep enflasyonu, talep kaynaklı enflasyon

    Ekonomideki toplam talebin mal ve hizmet arzından daha hızlı artmasıyla ortaya çıkan enflasyon; çoğu zaman 'çok fazla paranın çok az malın peşinden koşması' diye özetlenir.

  • pass-throughisimgeçişkenlik, kur geçişkenliği

    Maliyetlerdeki, özellikle döviz kurundaki bir değişimin tüketici fiyatlarına ne ölçüde yansıdığı.

GSYH ve Büyüme

  • GDPkısaltmaGSYH, gayrisafi yurt içi hasıla

    Gross domestic product (gayrisafi yurt içi hasıla) kısaltması: bir ülkede belirli bir dönemde, genellikle bir çeyrekte ya da bir yılda üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam değeri.

  • economic growthisimekonomik büyüme, büyüme

    Bir ekonominin ürettiği mal ve hizmet miktarının zaman içinde artması; genellikle reel GSYH'deki yüzde değişimle ölçülür.

  • recessionisimresesyon, durgunluk

    Ekonomik faaliyetin aylarca süren belirgin bir düşüş yaşaması; üretim, gelir ve istihdam geriler. Çoğu zaman GSYH'nin art arda iki çeyrek daralması olarak tanımlanır.

  • business cycleisimkonjonktür, iş çevrimi

    Ekonomik faaliyetin genişleme, zirve, daralma ve dip noktası ardından toparlanma şeklinde tekrar eden iniş çıkışları.

  • productivityisimverimlilik, üretkenlik

    Belirli bir girdi miktarıyla ne kadar çıktı üretildiği; çoğunlukla çalışan başına ya da çalışılan saat başına çıktı olarak ölçülür.

  • downturnisimdurgunluk, gerileme

    Ekonomik faaliyetin, satışların ya da fiyatların düştüğü veya çok daha yavaş büyüdüğü dönem; tam bir resesyonu anlatabileceği gibi daha hafif bir yavaşlamayı da anlatabilir.

  • recoveryisimtoparlanma, iyileşme

    Bir resesyon ya da krizin ardından üretimin, istihdamın ve gelirlerin yeniden büyümeye başlayıp önceki seviyelerine doğru döndüğü dönem.

  • consumer spendingisimtüketici harcamaları, hane halkı tüketimi

    Hane halkının gıda ve kiradan otomobil ve tatile kadar mal ve hizmetlere yaptığı harcamalar; çoğu ekonomide GSYH'nin en büyük bileşenidir.

  • investmentisimyatırım

    Makine, bina ve yazılım gibi gelecekte daha fazla üretim yapmak için kullanılacak varlıklara yapılan harcama; GSYH verilerinde hisse senedi alımını kapsamaz.

  • consumptionisimtüketim, özel tüketim

    Hanehalklarının gıda, giyim, kira ve ulaşım gibi mal ve hizmetlere yaptığı harcama; genellikle bir ülkenin GSYH'sinin en büyük kalemidir.

  • outputisimüretim, hasıla

    Bir firmanın, bir sektörün ya da bütün ekonominin belirli bir dönemde ürettiği mal ve hizmet miktarı.

  • aggregate demandisimtoplam talep

    Belirli bir fiyat düzeyinde ekonomideki mal ve hizmetlere yapılan toplam harcama: tüketim, yatırım, kamu harcamaları ve net ihracatın toplamı.

  • contractionisimdaralma, küçülme

    Bir dönem boyunca ekonomik faaliyetin ya da üretimin azalması; örneğin GSYH'nin bir önceki çeyreğe göre düşmesi.

  • industrial productionisimsanayi üretimi

    Fabrikaların, madenlerin ve enerji üreticilerinin üretimi; sanayideki faaliyetin nasıl değiştiğini gösteren ve genellikle her ay endeks olarak açıklanan veri.

  • expansionisimgenişleme, büyüme dönemi

    Konjonktür dalgalanmasında üretimin, istihdamın ve gelirlerin arttığı evre; bir resesyonun dip noktasından bir sonraki zirveye kadar sürer.

  • boomisimpatlama, hızlı büyüme dönemi

    Ekonomide ya da bir sektörde talebin, fiyatların, karların ve istihdamın hızla arttığı, büyümenin çok hızlı olduğu dönem.

  • overheatingisimaşırı ısınma

    Talebin ekonominin üretebileceğinden daha hızlı arttığı ve yükselen enflasyona, işgücü açığına ve çoğu zaman büyük bir cari açığa yol açan durum.

İstihdam ve İşsizlik

  • unemploymentisimişsizlik

    İş arayan ve işe başlamaya hazır olduğu halde bir işi olmayan kişilerin durumu; aynı zamanda bu kişilerin sayısı ya da oranı.

  • labour marketisimişgücü piyasası, emek piyasası

    Çalışanların emeklerini ve becerilerini sunduğu, işverenlerin de işe alım yaptığı piyasa; istihdam düzeyi ve ücretler bu piyasada belirlenir.

  • wageisimücret, maaş

    Bir çalışana emeği karşılığında, özellikle saatlik, günlük ya da haftalık olarak ödenen para.

  • labour forceisimişgücü

    Çalışan ya da işsiz olup aktif olarak iş arayan kişilerin tamamı; öğrenciler, emekliler ve iş aramayan diğer kişiler bu gruba dahil edilmez.

  • minimum wageisimasgari ücret

    İşverenlerin çalışanlara yasal olarak ödeyebileceği en düşük saatlik, günlük ya da aylık ücret; hükümet ya da kanunla belirlenir.

  • lay offphrasal verb (öbek fiil)işten çıkarmak, işçi çıkarmak

    Bir çalışanın işine, çalışanın bir kusuru nedeniyle değil, yeterli iş ya da para olmadığı için son vermek.

  • structural unemploymentisimyapısal işsizlik

    Çalışanların becerileri ya da bulundukları yerler ile mevcut işler arasındaki uyumsuzluktan kaynaklanan, genellikle teknolojinin ya da sektörlerin değişmesinin ardından ortaya çıkan uzun süreli işsizlik.

  • participation rateisimişgücüne katılım oranı

    Çalışma çağındaki nüfus içinde işgücünde yer alanların, yani çalışanların ya da aktif olarak iş arayanların payı.

  • real wageisimreel ücret

    Enflasyona göre düzeltilmiş, yani gerçekte satın alabildiği mal ve hizmet miktarıyla ölçülen ücret; fiyatlar ücretlerden hızlı artarsa reel ücretler düşer.

  • trade unionisimsendika, işçi sendikası

    Üyeleri adına işverenlerle ücretler, çalışma saatleri ve çalışma koşulları konusunda pazarlık yapan işçi örgütü.

  • job creationisimistihdam yaratma, iş yaratma

    Bir ekonominin ya da işletmenin yeni işler oluşturması; genellikle bir ay ya da bir yıl içinde açılan yeni pozisyon sayısıyla ölçülür.

  • full employmentisimtam istihdam

    İş arayan hemen herkesin iş bulabildiği durum; insanlar iş değiştirdiği ya da uygun becerilere sahip olmadığı için bir miktar işsizlik yine de vardır.

  • youth unemploymentisimgenç işsizliği, genç nüfusta işsizlik

    Gençler arasındaki işsizlik; genellikle iş arayan ancak iş bulamayan 15-24 yaş grubundakiler için ölçülür.

  • labour shortageisimişgücü açığı, işgücü sıkıntısı

    İşverenlerin açık pozisyonlarını dolduracak yeterli sayıda çalışanı ya da gerekli becerilere sahip çalışanı bulamadığı durum.

  • job vacancyisimaçık iş, açık pozisyon

    Bir işverenin doldurmak için aktif olarak aday aradığı, ücretli ve boşta olan pozisyon.

  • gig economyisimgig ekonomisi, platform ekonomisi

    İnsanların kalıcı bir işverene bağlı olmak yerine, çoğunlukla uygulamalar üzerinden bulunan kısa süreli işler ya da görevler üzerinden çalıştığı işgücü piyasası kesimi.

  • Phillips curveisimPhillips eğrisi

    İşsizlik ile enflasyon arasında kısa dönemli bir ödünleşim olduğunu gösteren model: işsizlik düşük olduğunda ücretler ve fiyatlar daha hızlı artma eğilimine girer.

Merkez Bankaları ve Faiz

  • interest rateisimfaiz oranı, faiz

    Borç almanın bedeli; borç alınan tutarın yıllık yüzdesi olarak ifade edilir. Tasarruf sahipleri açısından ise mevduattan elde edilen getiridir.

  • central bankisimmerkez bankası

    Bir ülkenin parasını basan, temel faiz oranını belirleyen, fiyat istikrarını ve finansal sistemin istikrarını korumaya çalışan ulusal kurum.

  • monetary policyisimpara politikası

    Merkez bankasının enflasyonu kontrol altında tutmak ve ekonomiyi desteklemek amacıyla faiz oranlarını, para arzını ve kredi koşullarını etkilemek için attığı adımlar.

  • policy rateisimpolitika faizi

    Merkez bankasının belirlediği ve bankaların birbirine, şirketlere ve hane halkına uyguladığı faiz oranlarına yön veren temel faiz oranı.

  • rate hikeisimfaiz artırımı, faiz artışı

    Merkez bankasının temel faiz oranını yükseltmesi; genellikle talebi soğutmak ve enflasyonu düşürmek amacıyla yapılır.

  • rate cutisimfaiz indirimi

    Merkez bankasının temel faiz oranını düşürmesi; genellikle borçlanmayı ucuzlatmak, büyümeyi ve istihdamı desteklemek amacıyla yapılır.

  • inflation targetisimenflasyon hedefi

    Bir merkez bankasının orta vadede ulaşmayı resmi olarak amaçladığı enflasyon oranı; örneğin yıllık yüzde 2.

  • money supplyisimpara arzı

    Bir ekonomide dolaşımdaki toplam para miktarı; nakit ve banka mevduatlarını kapsar ve M1, M2 gibi kategorilerle ölçülür.

  • quantitative easingisimmiktarsal genişleme, parasal genişleme

    Merkez bankasının yeni para yaratarak büyük miktarda devlet tahvili ya da başka varlıklar satın aldığı ve uzun vadeli faizleri düşürmeyi amaçladığı politika.

  • hawkishsıfatşahin, sıkı duruşlu

    Enflasyonu kontrol altına almayı en büyük öncelik saydığı için daha yüksek faizden ya da daha sıkı para politikasından yana olan.

  • dovishsıfatgüvercin, gevşek duruşlu

    Büyümeyi ve istihdamı desteklemek enflasyonla mücadeleden daha acil göründüğü için genellikle daha düşük faizden ya da daha gevşek para politikasından yana olan.

  • creditisimkredi, borç verme

    Bankaların ve diğer borç verenlerin kişilere, şirketlere ya da devletlere kullandırdığı, daha sonra genellikle faiziyle geri ödenmesi gereken para.

  • real interest rateisimreel faiz, reel faiz oranı

    Enflasyondan arındırılmış faiz oranı; borç verenin geri aldığı paranın satın alma gücü açısından gerçekte ne kadar arttığını gösterir.

  • tighteningisimsıkılaştırma, parasal sıkılaştırma

    Talebi yavaşlatmak ve enflasyonu düşürmek amacıyla, ağırlıklı olarak faiz artırarak para ve krediyi pahalılaştıran ya da krediye erişimi zorlaştıran politika.

  • easingisimgevşeme, parasal gevşeme

    Büyümeyi ve istihdamı desteklemek amacıyla, ağırlıklı olarak faiz indirerek para ve krediyi ucuzlatan ya da krediye erişimi kolaylaştıran politika.

  • hold ratesifadefaizi sabit tutmak, faizi değiştirmemek

    Merkez bankası toplantısında faiz oranlarını değiştirmemek; ne artırmak ne de indirmek.

  • monetary policy committeeisimPara Politikası Kurulu, PPK

    Bir merkez bankası bünyesinde düzenli olarak toplanıp faiz oranları ve diğer para politikası araçları hakkında karar veren yetkililer kurulu.

  • foreign exchange reservesisimdöviz rezervleri, uluslararası rezervler

    Bir merkez bankasının ithalatı finanse etmek, dış borcu ödemek ya da ulusal parayı desteklemek için elinde tuttuğu dolar ve avro gibi yabancı para cinsinden varlıklar.

  • liquidityisimlikidite

    Finansal sistemde paranın ne kadar kolay bulunabildiği ya da bir varlığın değer kaybetmeden ne kadar hızlı nakde çevrilebildiği.

  • bond yieldisimtahvil faizi, tahvil getirisi

    Bir yatırımcının tahvil tutmaktan elde ettiği, yıllık yüzde olarak gösterilen getiri; tahvil fiyatları düştüğünde getiriler yükselir.

  • forward guidanceisimileriye dönük yönlendirme, ileriye yönelik rehberlik

    Bir merkez bankasının faiz oranlarının gelecekteki olası seyri hakkında yaptığı ve piyasaların ve kamuoyunun beklentilerini şekillendirmeyi amaçlayan iletişim.

Maliye Politikası ve Kamu Maliyesi

  • fiscal policyisimmaliye politikası

    Hükümetin vergiler ve kamu harcamalarıyla ilgili kararları; talebi, büyümeyi, istihdamı ve kamu maliyesinin durumunu etkilemek için kullanılır.

  • budget deficitisimbütçe açığı

    Bir hükümetin bir yıl içinde vergi ve diğer gelirlerle topladığından daha fazla harcama yapması sonucu oluşan fark; genellikle borçlanmayla kapatılır.

  • public debtisimkamu borcu, devlet borcu

    Bir devletin yıllar içinde yaptığı borçlanmalar sonucu yurt içindeki ve yurt dışındaki alacaklılara olan toplam borcu.

  • taxationisimvergilendirme, vergi sistemi

    Devletin gelir, şirket kazancı, harcama ve mülk üzerinden aldığı vergilerle kişilerden ve işletmelerden para toplamasını sağlayan sistem.

  • government spendingisimkamu harcamaları, devlet harcamaları

    Devletin kamu hizmetleri, yatırımlar, maaşlar ve emekli aylığı gibi sosyal ödemeler için yaptığı harcamalar; maliye politikasının temel araçlarından biridir.

  • austerityisimkemer sıkma, kemer sıkma politikası

    Bütçe açığını ya da kamu borcunu azaltmak için kamu harcamalarının ciddi biçimde kısıldığı, bazen de vergilerin artırıldığı politika.

  • stimulusisimcanlandırma paketi, teşvik paketi

    Zayıf seyreden bir ekonomide talebi artırmak ve ekonomiyi canlandırmak amacıyla yapılan ek kamu harcaması, vergi indirimi ya da merkez bankası desteği.

  • subsidyisimsübvansiyon, devlet desteği

    Devletin bir ürünün fiyatını düşürmek ya da belirli bir faaliyeti teşvik etmek için üreticilere veya tüketicilere verdiği para ya da başka türlü destek.

  • debt-to-GDP ratioisimborç/GSYH oranı, kamu borcunun GSYH'ye oranı

    Bir ülkenin kamu borcunun yıllık GSYH'sine bölünmesiyle bulunan ve yüzde olarak ifade edilen oran; borcun ekonominin büyüklüğüne göre ne kadar ağır olduğunu gösterir.

  • defaultfiiltemerrüde düşmek, borcunu ödeyememek

    Bir kredinin ya da tahvilin faizini veya anaparasını zamanında ödeyememek; isim olarak default bu ödeme başarısızlığını anlatır.

  • public sectorisimkamu sektörü, kamu kesimi

    Devletin sahip olduğu, finanse ettiği ya da yönettiği ekonomik kesim; bakanlıklar, devlet okulları ve hastaneleri ile kamu iktisadi teşebbüsleri buna dahildir.

  • budgetisimbütçe, devlet bütçesi

    Bir hükümetin önümüzdeki yıl ne kadar gelir toplamayı ve ne kadar harcama yapmayı planladığını gösteren plan; belirli bir amaç için ayrılan para anlamına da gelir.

  • tax revenueisimvergi geliri, vergi gelirleri

    Bir hükümetin belirli bir dönemde gelir, kar, satış, mülk ve diğer unsurlar üzerinden aldığı vergilerle topladığı para.

  • income taxisimgelir vergisi

    Kişilerin çalışarak, tasarruflarından, kiradan ve diğer kaynaklardan elde ettikleri gelir üzerinden ödedikleri vergi; ücretlilerde genellikle doğrudan maaştan kesilir.

  • VATkısaltmaKDV, katma değer vergisi

    Value-added tax, yani katma değer vergisinin kısaltması: çoğu mal ve hizmetin fiyatına üretimin her aşamasında eklenen ve sonunda tüketicinin ödediği harcama vergisi.

  • IMFkısaltmaIMF, Uluslararası Para Fonu

    International Monetary Fund, yani Uluslararası Para Fonu'nun kısaltması: dünya ekonomisini izleyen ve ödemeler dengesi sorunu yaşayan üye ülkelere kredi veren uluslararası kuruluş.

  • government bondisimdevlet tahvili, hazine tahvili

    Bir devletin borçlanmak için ihraç ettiği borçlanma senedi; devlet faiz ödemeyi ve anaparayı belirli bir tarihte geri ödemeyi taahhüt eder.

  • progressive taxisimartan oranlı vergi

    Daha çok kazananlardan gelirlerinin daha büyük bir bölümünü alan vergi; genellikle üst gelir dilimlerine daha yüksek oranlar uygulanarak işler.

  • tax evasionisimvergi kaçakçılığı, vergi kaçırma

    Gelir gizlemek ya da satışları beyan etmemek gibi yollarla, ödenmesi gerekenden daha az vergiyi yasa dışı biçimde ödemek.

  • privatisationisimözelleştirme

    Devlete ait şirketlerin ya da hizmetlerin özel sektöre satılması veya işletilmesinin özel sektöre devredilmesi.

  • bailoutisimkurtarma paketi, finansal kurtarma

    Batmak ya da borcunu ödeyememek üzere olan bir şirkete, bankaya veya ülkeye bir hükümet ya da uluslararası kuruluş tarafından verilen mali destek.

Dış Ticaret ve Döviz Kurları

  • exchange rateisimdöviz kuru, kur

    Bir para biriminin başka bir para birimi cinsinden fiyatı; örneğin bir ABD doları ya da bir euro almak için kaç Türk lirası gerektiği.

  • exportisimihracat, ihraç ürünü

    Başka bir ülkedeki alıcılara satılan mal ya da hizmet; fiil olarak mal veya hizmeti yurt dışına satmak.

  • importisimithalat, ithal ürün

    Başka bir ülkedeki üreticilerden satın alınan mal ya da hizmet; fiil olarak yurt dışından mal veya hizmet getirmek.

  • trade deficitisimdış ticaret açığı, ticaret açığı

    Bir ülkenin belirli bir dönemde ithal ettiği malların (bazen hizmetlerin de) değerinin ihracatının değerinden fazla olması sonucu oluşan fark.

  • tariffisimgümrük vergisi, gümrük tarifesi

    Hükümetin ithal edilen mallara uyguladığı vergi; yabancı ürünleri yerli ürünlere göre pahalılaştırır.

  • current account deficitisimcari açık, cari işlemler açığı

    Bir ülkenin mal, hizmet, gelir ve transferler karşılığında dünyanın geri kalanına ödediği tutarın aldığı tutardan fazla olmasıyla ortaya çıkan açık.

  • depreciationisimdeğer kaybı

    Dalgalı kur rejiminde bir para biriminin resmi bir karar sonucu değil, piyasa koşulları nedeniyle diğer para birimleri karşısında değer kaybetmesi.

  • devaluationisimdevalüasyon

    Sabit ya da sabitlenmiş kur rejiminde hükümetin veya merkez bankasının ulusal paranın değerini resmi olarak düşürme kararı.

  • comparative advantageisimkarşılaştırmalı üstünlük

    Bir ülkenin ya da kişinin bir malı diğerlerinden daha düşük fırsat maliyetiyle üretebilmesi; ticaretten kazanç sağlanmasının temelidir.

  • protectionismisimkorumacılık

    Yerli üreticileri gümrük vergileri, ithalat kotaları ya da sübvansiyonlar gibi araçlarla yabancı rekabete karşı koruyan politikalar.

  • foreign direct investmentisimdoğrudan yabancı yatırım, DYY

    Bir ülkedeki şirketin başka bir ülkedeki bir işletmede kalıcı bir pay ve kontrol sahibi olmasını sağlayan yatırım; örneğin fabrika kurmak ya da bir şirketi satın almak.

  • balance of paymentsisimödemeler dengesi

    Bir ülke ile dünyanın geri kalanı arasında belirli bir dönemde gerçekleşen tüm para akımlarının kaydı; cari işlemler hesabı ile sermaye ve finans hesabından oluşur.

  • free tradeisimserbest ticaret

    Gümrük vergisi, kota ya da sübvansiyon gibi engellerin çok az olduğu ya da hiç olmadığı, mal ve hizmetlerin ülkeler arasında serbestçe dolaştığı uluslararası ticaret.

  • currencyisimpara birimi, döviz

    Bir ülkede kullanılan para sistemi; örneğin lira, avro ya da dolar. Foreign currency ise başka ülkelerin parası, yani döviz anlamına gelir.

  • appreciationisimdeğer kazanma, değerlenme

    Bir para biriminin diğer paralar karşısında değerinin artması; böylece öncekinden daha fazla döviz satın alabilir. Depreciation'ın (değer kaybı) karşıtıdır.

  • globalisationisimküreselleşme

    Dünya ekonomilerinin dış ticaret, yatırım, göç ve teknoloji ile fikirlerin yayılması yoluyla birbirine giderek daha sıkı bağlanması süreci.

  • trade balanceisimdış ticaret dengesi, ticaret dengesi

    Bir ülkenin belirli bir dönemdeki ihracat değerinden ithalat değerinin çıkarılmasıyla bulunan tutar; ihracat fazlaysa dış ticaret fazlası, ithalat fazlaysa dış ticaret açığı oluşur.

  • floating exchange rateisimdalgalı kur, dalgalı kur rejimi

    Bir para biriminin değerinin hükümet tarafından sabitlenmek yerine döviz piyasasındaki arz ve talep tarafından belirlendiği kur sistemi.

  • capital flowsisimsermaye akımları, sermaye hareketleri

    Hisse senedi, tahvil, şirket ya da gayrimenkul satın almak veya yabancı borçlulara kredi vermek gibi yatırım amaçlı olarak ülkeler arasında gerçekleşen para hareketleri.

  • trade warisimticaret savaşı

    Ülkelerin, çoğu zaman karşı tarafın önlemlerine yanıt olarak, birbirlerinin ithalatına gümrük vergisi koyduğu ya da başka kısıtlamalar getirdiği çatışma.

  • customs unionisimgümrük birliği

    Ülkelerin kendi aralarındaki ticarette gümrük vergilerini kaldırdığı ve grup dışından yapılan ithalata ortak gümrük tarifesi uyguladığı anlaşma.

  • hot moneyisimsıcak para

    Daha yüksek faiz ya da hızlı kazanç peşinde ülkeler arasında hızla dolaşan ve aynı hızla çıkıp gidebilen kısa vadeli yatırım.

  • dollarisationisimdolarizasyon, dövizleşme

    ABD dolarının ya da başka bir yabancı paranın tasarruf, fiyatlama veya borçlanmada ulusal paranın yerine ya da yanında kullanılması.

Kalkınma ve Eşitsizlik

  • per capitaifadekişi başına, kişi başı

    Nüfustaki her bir kişi için; bir toplamın kişi sayısına bölünmesiyle elde edilir. Kişi başına GSYH ya da kişi başına gelir gibi.

  • developing countryisimgelişmekte olan ülke

    Ortalama geliri ve sanayi üretimi zengin sanayileşmiş ülkelere göre daha düşük, altyapısı daha zayıf olan ülke.

  • emerging marketisimgelişmekte olan piyasa, yükselen piyasa

    Hızla büyüyen ve sanayileşen, dış ticarete ve yabancı yatırıma giderek daha fazla açılan orta gelirli ekonomi; Brezilya, Hindistan ya da Türkiye gibi.

  • inequalityisimeşitsizlik, gelir eşitsizliği

    Gelirin, servetin ya da fırsatların bir toplumdaki kişiler veya gruplar arasında ya da ülkeler arasında eşit olmayan biçimde dağılması.

  • poverty lineisimyoksulluk sınırı

    Bir ülkede temel ihtiyaçları karşılamak için gerekli görülen asgari gelir düzeyi; bu düzeyin altında yaşayanlar yoksul sayılır.

  • Gini coefficientisimGini katsayısı

    Bir ülkedeki gelir eşitsizliğini özetleyen, 0 ile 1 arasında değişen sayı: 0 herkesin aynı gelire sahip olduğunu, 1 ise tüm gelirin tek bir kişide toplandığını gösterir.

  • human capitalisimbeşeri sermaye, insan sermayesi

    Çalışanların bilgisi, becerileri, sağlığı ve deneyimi; tıpkı makineler ya da binalar gibi verimliliği ve geliri artıran bir varlık olarak görülür.

  • informal economyisimkayıt dışı ekonomi

    Devlete kayıtlı olmayan ve devletin denetimi dışında kalan ekonomik faaliyetler; vergi ve sosyal güvenlik primi ödemeyen kayıtsız çalışanlar ve işletmeler gibi.

  • sustainable developmentisimsürdürülebilir kalkınma

    Bugün yaşam standartlarını yükseltirken çevreyi ve doğal kaynakları koruyan, böylece gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesini sağlayan ekonomik ve toplumsal ilerleme.

  • standard of livingisimyaşam standardı, hayat standardı

    İnsanların ne kadar rahat yaşadığı; gelir, konut, sağlık hizmetleri, eğitim ve mal ve hizmetlere erişim gibi ölçütlerle değerlendirilir.

  • infrastructureisimaltyapı

    Bir ülkenin işleyebilmesi için gerekli temel fiziki sistemler; yollar, demiryolları, limanlar, enerji hatları, su şebekesi ve telekomünikasyon gibi.

  • advanced economyisimgelişmiş ekonomi, gelişmiş ülke

    Kişi başına geliri yüksek, modern sanayi ve hizmet sektörlerine ve köklü kurumlara sahip zengin ve gelişmiş ülke.

  • income distributionisimgelir dağılımı

    Bir ülkenin toplam gelirinin en yoksuldan en zengine kadar kişiler ya da hanehalkları arasında nasıl paylaşıldığı.

  • redistributionisimyeniden dağıtım, gelirin yeniden dağılımı

    Gelirin ya da servetin, ağırlıklı olarak vergiler, sosyal yardımlar ve kamu hizmetleri yoluyla bazı kesimlerden diğerlerine, özellikle zenginlerden yoksullara aktarılması.

  • brain drainisimbeyin göçü

    Doktor, mühendis ve bilim insanı gibi yüksek eğitimli ya da nitelikli kişilerin, daha iyi ücret veya koşullar sunan başka bir ülkeye göç etmesi.

  • extreme povertyisimaşırı yoksulluk, mutlak yoksulluk

    İnsanların gıda, temiz su ve barınma gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılayacak gelire sahip olmadığı en ağır yoksulluk türü.

  • Human Development Indexisimİnsani Gelişme Endeksi, İGE

    Doğumda beklenen yaşam süresini, eğitim süresini ve kişi başına geliri birleştirerek ülkeleri 0 ile 1 arasında tek bir puanla sıralayan BM göstergesi.

  • middle-income trapisimorta gelir tuzağı

    Bir ülkenin hızla orta gelir düzeyine ulaştıktan sonra duraksadığı ve yüksek gelir düzeyine çıkamadığı durum; çoğu zaman ucuz işgücüne dayalı büyüme modelinin tükenmesinden kaynaklanır.

Ekonomi Haberleri ve Veriler

  • forecastisimtahmin, öngörü

    Büyüme, enflasyon ya da işsizlik gibi ekonomik göstergelerin gelecekteki değerine dair verilere ve modellere dayanan tahmin; fiil olarak da kullanılır.

  • percentage pointisimyüzde puan, puan

    İki yüzde değeri arasındaki basit fark: yüzde 3'ten yüzde 5'e çıkış iki yüzde puanlık bir artıştır, yüzde 2'lik değil.

  • year-on-yearsıfatyıllık, bir önceki yılın aynı dönemine göre

    Bir önceki yılın aynı dönemiyle karşılaştırılmış; örneğin bu yılın mart ayındaki satışların geçen yılın mart ayındaki satışlarla kıyaslanması.

  • soft landingdeyimyumuşak iniş

    Ekonomik büyümede, resesyona ya da işsizlikte büyük bir artışa yol açmadan enflasyonu düşürmeye yetecek kadar yavaşlama.

  • headwindsisimolumsuz koşullar, ters rüzgarlar

    Yüksek faiz oranları, dış talepteki zayıflık ya da artan enerji fiyatları gibi ekonomik ilerlemeyi zorlaştıran koşullar.

  • basis pointisimbaz puan

    Bir yüzde puanın yüzde biri (0,01 puan); faiz oranlarındaki ve tahvil getirilerindeki küçük değişimleri kesin biçimde ifade etmek için kullanılır.

  • seasonally adjustedsıfatmevsimsellikten arındırılmış, mevsim etkilerinden arındırılmış

    Yılbaşı alışverişi ya da yaz turizmi gibi düzenli mevsimsel etkilerin istatistiksel yöntemlerle çıkarıldığı; böylece ana eğilimin daha net görülebildiği.

  • bubbleisimbalon, spekülatif balon

    Konut ya da hisse senedi gibi bir varlığın fiyatının, alıcıların fiyatın artmaya devam edeceğini beklemesi yüzünden gerçek değerinin çok üzerine çıktığı ve sonunda çöktüğü durum.

  • pick upphrasal verb (öbek fiil)hızlanmak, canlanmak

    Yavaş ya da zayıf bir dönemin ardından artmak veya iyileşmek; büyümenin, talebin, satışların ya da enflasyonun yeniden yükselişe geçmesi gibi.

  • slowdownisimyavaşlama, ivme kaybı

    Ekonomik büyümenin ya da faaliyetin sürdüğü ancak öncekinden daha yavaş ilerlediği dönem; resesyondan daha hafiftir.

  • outlookisimgörünüm, beklenti

    Bir ekonomi, piyasa ya da gösterge için önümüzdeki aylarda veya yıllarda beklenen gidişat.

  • financial crisisisimfinansal kriz, mali kriz

    Finansal sistemde yaşanan ani ve ciddi çöküş; örneğin bankaların batması, varlık fiyatlarının çökmesi ya da bir ülkenin artık borçlanamaz hale gelmesi.

  • reboundisimtoparlanma, sıçrama

    Bir düşüşün ardından hızla yeniden yükselme; büyümede, fiyatlarda, talepte ya da bir para biriminin değerinde görülebilir.

  • month-on-monthsıfataylık, bir önceki aya göre

    Bir önceki aya göre; fiyatlar ya da satışlar gibi bir göstergenin bir aydan diğerine nasıl değiştiğini anlatmak için kullanılır.

  • easefiilgerilemek, hafiflemek

    Gücünü ya da şiddetini yitirmek; enflasyonun, fiyat baskılarının ya da piyasalardaki gerginliğin azalması gibi. Merkez bankaları için politikayı gevşetmek anlamına gelir.

  • widenfiilaçılmak, büyümek

    Büyümek, artmak; açık, iki faiz oranı arasındaki fark ya da zengin ile yoksul arasındaki uçurum gibi iki rakam arasındaki farklar için kullanılır.

  • narrowfiildaralmak, azalmak

    Küçülmek, azalmak; açık, iki faiz oranı arasındaki fark ya da ücret farkı gibi iki rakam arasındaki farklar için kullanılır.

  • surgefiilfırlamak, hızla artmak

    Ani ve güçlü biçimde artmak; fiyatlar, talep, satışlar, borçlanma ya da diğer rakamlar için kullanılır. Bu tür bir artışı anlatan isim olarak da kullanılır.

  • slumpisimsert düşüş, çöküş

    Fiyatlarda, satışlarda ya da faaliyette ani ve büyük bir düşüş veya ekonominin ya da bir piyasanın çok zayıf seyrettiği uzun bir dönem.

  • beat expectationsifadebeklentileri aşmak, beklentilerin üzerinde gelmek

    İktisatçıların ve piyasaların öngördüğünden daha iyi ya da daha yüksek gelmek; büyüme, istihdam ya da şirket karları gibi veriler için kullanılır.

  • revisefiilrevize etmek, güncellemek

    Yeni bilgiler geldikten sonra önceki bir rakamı ya da tahmini değiştirmek; yukarı ya da aşağı yönlü düzeltmek.

  • consumer confidenceisimtüketici güveni

    Hanehalklarının kendi mali durumları ve ekonomi hakkında ne kadar iyimser olduğu; gelir, iş ve harcama planlarına ilişkin aylık anketlerle ölçülür.

  • shockisimşok

    Bir ekonomiyi büyük ölçüde etkileyen ani ve beklenmedik olay; petrol fiyatlarının fırlaması, doğal afet ya da finansal kriz gibi.

  • base effectisimbaz etkisi

    Yıllık bir orandaki değişimin, güncel gelişmelerden değil, bir önceki yılın aynı ayındaki olağandışı yüksek ya da düşük rakamdan kaynaklanması.

Mini test: bu terimleri biliyor musun?

Bu sözlükten 10 soru. Her terimin doğru Türkçe karşılığını seç, puanını gör.

Ekonomi İngilizcesi nasıl öğrenilir?

  • Her gün İngilizce kısa bir ekonomi haberi okuyun; örneğin bir merkez bankası kararı ya da enflasyon verisi. Her rakamla birlikte kullanılan fiilleri not edin: enflasyon rises, eases ya da accelerates; faizler raised, cut ya da held.
  • Terimleri çiftler ve zıtlar halinde öğrenin: supply ve demand, inflation ve deflation, surplus ve deficit, hawkish ve dovish, appreciation ve depreciation. Ekonomi metinlerinin çoğu bu karşıtlıklar üzerine kuruludur.
  • Rakamları İngilizce okuma alıştırması yapın: 3.5% three point five percent diye okunur, yüzde 3'ten yüzde 4'e çıkış one percentage point'tir, çeyrek puan ise twenty-five basis points'tir.
  • Aynı duyurunun iki dildeki metnini karşılaştırın: TCMB ve TÜİK basın duyurularını hem Türkçe hem İngilizce yayımlar; anahtar terimleri yan yana koyarak eşleştirebilirsiniz.
  • Soyut gelen tanımları çizin. Basit bir arz-talep grafiği ya da konjonktürün evrelerini gösteren bir zaman çizelgesi pek çok terimi akılda tutmayı kolaylaştırır.

Sıkça sorulan sorular

Economics, economy, economic ve economical arasındaki fark nedir?

Economics akademik disiplindir (iktisat); economy ise üretim ve ticaret sisteminin kendisidir (ekonomi). Economic 'ekonomiyle ilgili' demektir: economic growth (ekonomik büyüme), economic policy (ekonomi politikası). Economical ise 'tasarruflu, az masraflı' anlamına gelir: an economical car (az yakan bir araba). Türkçede son ikisi de 'ekonomik' diye karşılandığı için sık karıştırılır.

İngilizce ekonomi haberlerini takip etmek için önce hangi terimleri öğrenmeliyim?

Her ay manşetlere çıkan göstergelerle başlayın: enflasyon ve tüketici fiyat endeksi, faiz ya da politika faizi, GSYH ve büyüme, işsizlik oranı, döviz kuru, bütçe açığı ve cari açık. Ardından bu göstergelerin hareketini anlatan fiilleri (rise, ease, pick up, widen, narrow) ve yüzde ile yüzde puan arasındaki farkı öğrenin.

Türk ekonomistler İngilizce terimleri mi yoksa Türkçe karşılıklarını mı kullanıyor?

İkisini de. Akademik Türkçede arz, talep, esneklik, fırsat maliyeti ve beşeri sermaye gibi yerleşik karşılıklar vardır; sınavlarda ve ders kitaplarında bunlar kullanılır. Finans piyasalarında ve medyada ise bazı İngilizce terimler doğrudan kullanılır ya da kelimesi kelimesine çevrilir: hawkish ve dovish 'şahin' ve 'güvercin' olur; QE, yumuşak iniş ve baz puan gibi ifadeler de gündelik dilin parçasıdır. İki versiyonu da bilmek Türkçe ve İngilizce kaynaklar arasında rahatça geçiş yapmanızı sağlar.

Yüzde 3,5, 25 baz puan ve 0,4 yüzde puan gibi rakamları İngilizcede nasıl okurum?

3.5% three point five percent diye okunur; Türkçede ondalık için virgül kullanılırken İngilizcede nokta kullanılır. 25 baz puan bir yüzde puanın dörtte biridir ve çoğu zaman a quarter point denir. 0,4 yüzde puan zero point four percentage points diye okunur; İngilizler zero yerine nought da diyebilir. Büyük sayılarda İngilizce binlik ayırıcı olarak virgül kullanır: 1,500 bin beş yüz demektir.

Para politikası ile maliye politikası arasındaki fark nedir?

Para politikası merkez bankası tarafından yürütülür ve ağırlıklı olarak faiz oranları ile para arzı üzerinden işler. Maliye politikası ise hükümet tarafından yürütülür; vergiler ve kamu harcamaları aracılığıyla işler ve bütçede somutlaşır. Her ikisi de talebi, büyümeyi ve enflasyonu etkiler; bu yüzden haberlerde iki politikanın ne kadar uyumlu yürütüldüğü sıkça tartışılır.

Seviyene uygun okumayla pekiştir

Yeni kelimelerin kalıcı olmasının en hızlı yolu seviyene uygun metin okumaktır. Seviyene göre ücretsiz İngilizce kitaplar:

Bu sayfa İngilizce öğrenenler için kelime açıklaması içerir; yatırım veya finans tavsiyesi değildir.